6 Aralık 2012 Perşembe

İçimden Şehirler Geçiyor.

''...
Kaoslarım girdaplarım labirentlerim
Nice nice dertlerim var
İçimden şehirler geçiyor
Her durakta duruyor
İnmiyorsun
Seni en sıcak ben öperdim 

Kim bilir ama sen bilmiyorsun. '' 





















Nisan 2011, Ankara. Ben.

30 Kasım 2012 Cuma

Koşturmaca.

Bendeki iş kadını edası devam ediyor. Tiyatro, sinema sormayın yani sosyal etkinlikten kafamı kaşıcak vakit bulamıyorum. Okul benim için standart. Yine ders dinlemiyorum ama çok da tökezlemiyorum, sınavlarım ara ara devam ediyor. Sırf 1 boş günüm kalsın diye Fransızca aldım, amanin allah. Öyle bir dil yok. Gerçekten dersten sonra ağzım ağrıyor, içicen şarabı. Dilin peltekleşicek, bak ne güzel konuşuyorsun o zaman. Merci.
TEGV'de etkinliğime devam ediyorum, minikler beni çok yorsa da güzel bir tecrübe. Seviyorum.
Yazın WAT düşünüyorum, o yüzden kemer sıkma politikası uygulamaya başladım. Keşke yılbaşında piyango bana vurda. Ah keşke olsa.
 Artık her şeyden sıkıldım. Yurtta oturmak, dizilerimi izlemek ve kitaplarımı bitirmek istiyorum. Kendimi dinlemek, yorganıma sarılıp mışıl mışıl uyumak istiyorum. Yazın aldığım kiloları vermek, bu bıngıl göbeği eritmek istiyorum.
Bu aralar bir olaylar, olaylar ki sormayın. Her şeye 'tecrübe' olarak bakan ben, artık günlüğüme yazacak malzeme çıktı diye düşünüyorum. Egoya biniyorum, yeşil saçlı sarhoş bir kız yakıyo 2 dal sigara, işte bana denk geliyor böyleleri. Beytepe'ye varana kadar beynimin ırzında. Hasbinallah.
Geçen de arkadaşın evindeydik, simsiyah bir kedisi var. Kedileri günahım kadar sevmeyen ben, gece üstümde patilerinin ağırlığını vererek yürüyen Jarum'a karşı büyük bir sempati duydum. Sevdim. Özledim onu vallahi.
Artık saçlarım soğan kabuğu ve ben bu renge şaka maka alıştım. Tekrar kendi rengime kapatmak da zor olacak ama herkes dibin gelmiş diyor. Aslında bu balyaj demekten bıktım napim, boyatıp kestirip kurtulcam.
Hayat kendini tekrar ediyor bende. Eskiler gündeme geliyor derken.. Öyle işte. Blue Valentine diye bir film izledim. İki kere izledim hatta. Çok güzel, beni aldı aldı yerin dibine çaldı film. Ağlayamadım da. Penny and The Quarters- You&Me, bu aralar ki favorim. Bu şarkıyı sarhoş olup bağıra çağıra söyleyesim var.
Unutkanlık had safhada, o yüzden şimdilik bu kadar. Muck*

28 Ekim 2012 Pazar

Samsun, güzel şehir.

"Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu" - Pir Sultan Abdal
Yazın başlayan seyyahlık maceram halen devam etmekte. Bayramda yeni durağımız Samsun idi. Akraba ziyareti malum. Samsun'un bu kadar büyük ve güzel olduğunu anca gidince anladım, hatta öyle ki ileride yaşayabileceğim şehirlerde listenin başı şu sıralar. Gayet büyük, imkanları fazla ve her şeyden öte deniz olan bir şehir. Cafelerin öyle sokak aralarına konuşlanması olayı da çok otantik. Biz kuzenlerle Gramofon'da oturduk ve dekoruna vs ba-yıl-dım. 
Kurtuluş Parkı'na, Amisos'a gittik. Bandırma Vapur'unu gördük. Atakum'u görmek vakit yetersizliğinden dolayı mümkün olmasa da Çiftlik Caddesi'ni iyice öğrendim. Lunapark'ta kaç yaşında olursan ol eğlenebiliyorsun, bunu bir kez daha farkettim. 
Karagöz&Hacivat orta oyununda aslında varolmayan 3. karakteri resimde de olsa yaşatmak güzel. 

Batı Park, 'eğer uslu bir çocuk olursanız, bir gün şirinleri bile görebilirsiniz.' Belki artık çocuk değilim ama Gözlüklü Şirin'le da aram iyi hani. 

15 Ekim 2012 Pazartesi

Yeni bir ben.

Artık kırmızı saçlıyım. Hafif balyaj demiştim oysaki kuaföre ancak o bireysel çalışmayı tercih etti. Bir nevi 100 fırça darbesi gibi. İşin garip yanı ise git gide alışıyorum bu saçıma. Her geçen gün akan kızıllarla baş etmek zor, arada soğan kabuğu rengini alanlar var ama tekrar kendi rengime kapatmaya da kıyamam ki. Mavi havlum resmen akan kırmızı boyayla renk karışımı oluşturup mora döndü. O derece. TEGV'e gidiyorum, çocuklarla 'Nesi var' oyunu oynuyoruz. Nesi var? Siyah saçı var. Bir an üstüme alınıyorum ama bakıyorum ki ortamda tek siyah saçlı kız var, o da ben değilim. Artık değilim. O an iyice idrak ettim. Sağolsun beğendik diyenler, tarz olmuş diyenler de var. Gönülde yatan görüntü bu değildi ama dediğim gibi alıştım, şimdi bayrama eve gidince kapatmak koyar. Gerçi zaten bu renk üstüne doğal rengi töbe tutmaz ama bakalım.


Bu resimlerde Kayseri Serpil Abla'da kahvaltı yapılırken.. Önümde mmmmh Kayseri yağlaması. 

24 Eylül 2012 Pazartesi

Korkular

Benim sadece karanlıktan korku problemim yokmuş. Son zamanlarda ciddi hafıza kaybı da yaşıyorum, ilaçların yan etkisi mi bilmiyorum ama günlük hayatımı feci etkileyecek boyutta. Neyse işte, belki başka korkularımdan bahsetmişimdir, hıh şu an bir tanesini hatırladım. Küçükken annem babam ölcek diye kafayı yemiştim. Son zamanlarda da -e yaz tatilinden dolayı deniz kum güneş derken önümdeki uçsuz bucaksız deniz bana ne kadar gel yüz diye davetiye yollasa bile tek başıma giremem. Korkuyorum. Derinliği mühim değil, yanımda biri olsun 100 metrede de yüzerim. Ama sanki yanımda birisi yokken suyun içinden bir şey çıkıp beni yutacakmış gibi oluyorum. Boyumu geçen yerlerde eğer gibi göremiyorsam (bu yüzden de deniz gözlüğü şart) ayaklarımı asla suyun altında bırakmıyorum. Biliyorum o su benim boyumun 10 katı derinlikte, ayağıma bir şey değmicek onu da biliyorum ama işte o an sanki bir şey değicekmiş gibi.. Sanki bi köpek balığı gelip beni yutacak ya da sanki resmen bir yaratık tasarlıyorum kafamda. Küçükken bana ne yaptılar böyle? Çok mu korku filmi izlemişim, işin içinde tabi biraz bilim kurgunun da payı var.
Ya da diyelim ki çok güzel bir göl manzaralı yerdeyiz, pırıl pırıl bir göl olduğunu varsayıyorum en iyi ihtimal. O suya ben ölsem Allah girmem. Tek ihtimal çok sarhoş olursam belki. 
Şu sıralar daha iyiyim diyorum, iyiyim de ya en azından lambayı kapatabiliyorum, biliyorum odada ya da evde benden başka bir canlı nefes almıyor. Amma gel gör ki o panik anında bunu bana anlat. Mutfaktan odama dönerken bazen ardıma baktığım oluyor evet. Bu ne dingil bu ne manyak bir korkudur ey hayat!

17 Eylül 2012 Pazartesi

Akdeniz*

Arkası Ölüdeniz. En sevdiğim gözlüğüm, hasır şapkam ve tontiş ben.
Geçen yaz ben nasıl bir apış olmuşsam artık kendimi yeni yeni toparladım resmen. Bu yaz misler gibi geçti. Işık hızıyla geçti hemide. Önce Balıkesir/Ayvalık, sonra bir günlük Kapadokya,sonra 10 günlük Kaş/Fethiye turlarıyla renk kattım bildiğiniz üzre. Arada evde takılmalar, arkadaşlarla buluşmalar, misafir düğün vs derken zaman geçti gitti. 2 hafta sonra da okulum açılıyor. Ankarayı bir gıdım özledin mi diye sor. Yok annem yok. Bu aralar çok unutkanım. Nöropsikolojiye felan bi görünsem, kan tahlillerim temiz çıkmış. Yavaş yavaş düzeliyorum ki bu çok iyi.
Eylül başında biricik sınıf arkadaşım Zümgile gittim. Evlerine bayıldım. Çatı katı ve çok tatlıydı. Çatıya yuva kurmuş tüm yarasalarla kardeş olduk, minnoşlar gece uyuduğumuz odaya gelmiş pır pır uçuyolardı. Sonra öcümü alıp elektrik süpürgesine çektirdim de gördü gününü pis kan emici. Neyse.

Türkiyede üretilen tüm milföy hamurlarını biz yedik galiba o süre içinde. Yediğim çikolataya ne demeli? Evde olsa dönüp yüzüne bakmam, orda yufka ekmeğe sürdüm sürdüm yedim. Delicesine bir iştah patlaması yaşıyorum. Kaş'ın o mükemmel çarşısında beni bıraksalar günlerce gezsem. Bütün yatırımı bileklikler üzerine yaptık. Koleksiyon oluşturcam yakında. Denizi de çok güzel hem. Ah o çıtır lokma tatlısı hala damağımda. Olsa da yesek.
Kaş çarşı- Lokmacı teyze*
St. Nicholas Adası(nam-ı diğer Noel Baba). Manzara varya anlatılmaz yaşanır sadece.
Tabi o kadar yol gidip, Fethiye'ye uğramamak olmazdı. Bir kere Fethiye'de çarşı diye bir şey yok. Varsa da ben göremedim o ayrı. Kordonda çok güzel bir kafeye oturduk, yolu düşen olursa reklamını yapayım :Veranda. Harika bir mekan. Fethiyeden beklerdim ki yanyana lokma tatlısı yapan tezgahlar kurulsun, bileklikler magnetler felan satılsın. Kaş' ınki gibi bir çarşısı yoktu, dediğim gibi varsa da biz göremedik. Çalış Plajını da afedersiniz bok götürüyor. O kadar piis, bulanık bir deniz suyu görmedim daha ben. Ölüdeniz de oysaki pırıl pırıl, giren çıkmak istemiyor. Çabucak derinleşiyor ama suyun içinde otur ayak parmaklarını say yani. Cam gibi. İki tarafında da yüzdüm, bolca karardım gene. Fethiye zaten Ölüdenizden kazanıyor artıları. Tekne turuyla Kelebekler Vadisine gittik, bisürü koya gittik ve ben -sanırsınız yüzme canavarı- o güzelim suları harcamamak adına her yerde yüzdüğüm için zift karasıyım. Son gün de 12 adalara gittik. Dedim bu muymuş paylaşılamayan adalar :) Hepsi zaten minnak minnak,çoğu yan yana. Ha bi değişiklik oldu. Benim tarihi maneviyatımdan beklenti yüksek olmasın en nihayetinde. Otobüse binince artık 10 günün yorgunluğuyla mışıl mışıl uyudum. Hapların etkisini de es geçmeyelim. Ağzım gözüm şişti artık 15 saat yolculuktan. Aşti'de kıronun birine uyuz oldum. Gerzek tip tip bakıyordu delirtti beni, döndüm gözümü pörtlettim. En son muavine dicektim atın şu köpeği diye ama neyse Elifim sus dedim.
Bi de şöyle bir durum var, son zamanlarda çok unutkanım. Denize atlıyorum ya tekneden, deniz gözlüğüm elimde. Sonra kıyıya yüzerken -of ya gözlüğü denize bıraktım galiba- diyorum arkadaşa. Meğersem gözlük kafamdaymış. Daha bu ne ki? Fethiye'ye gidince cool cool indim otobüsten, geçtim bişiler yiyorum kafede. Birden dank etti bavulu unuttuğum. Koştur koştur firmaya gittim, adamlar bile hesap soruyo kafan nerde diye. Kafa mı kaldı bende. Gitti gitti. Sorduğum her şeyi defalarca soruyorum, çok unutkanlaştım. Konsantrasyon eksikliğim de var. Korku problemi bitti bi de bu çıktı başıma. Yıldım yeminlen.
Bugün de oturmuş tarhana eliyorum. 4 aydır evde olunca babam bana ev kadını muamelesi yapıyor. Bildiğiniz oturdum tarhanayı eledim, parmak liflerimin koptuğunu düşünüyorum.
Sabah doktora gittim kafamda belirlediğim hastalıkların tetkiki için. Annem -canı sağolasıca- 4 tüp kan aldı, vücudumda kan namına bir şey yok. Gelir gelmez domates depoladım vücuduma.
Şimdik paşa babam tarafından hizmete çağrılıyorum, bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle :)
12 adalarda bunun gibi yerlerdi işte. Bu hangisiydi hatırlamıyorum, zaten anonslarda kulağımda kulaklıkla Hoşgeldin'i felan dinlerken, adaların adını vs pek dinlediğim söylenemez. :)

2 Eylül 2012 Pazar

Gündem.

*Artık Kapakdokya'ya gitmekten lisanssız rehber olarak çalışabilirim düşüncesindeyim, mezun olduğumda hiç yoktan bu işi yapsam diyorum. Git git yıldım artık ya, görüyorum vayy özlemişim diyorum ama yani ben öyle peri bacalarıymış, eski kiliselermiş felan, olaylara sanatsal açıdan bakamıyorum. Vay be nasıl oluşmuş bunlar demiyorum. Iyy bu insanlar nasıl yaşamışlar yaa bu mağaralarda diyorum, aman ne var üst üste taş koymuşlar yağmur çamur da azıcık ucundan şekil vermiş diyorum. Öyle OMG durumları yok bende. Ha bu yılki ziyaretin tek farkı Mahsuni Şerifin mezarına gittik, çilehaneyi gördük. O yani. Ayrıca müze kartı çıkarttım kendime, 1 yıl süresi var. O yüzden bu yıl Ankara'da gezi bültenim belli oldu: bütün müzeler gezilecek. O sıcağın altında tırmanmadığım tepe kalmadı. Tozun dikenin içinde telef oldu vücudum. Neyse.
*Son 1 hafta içinde kesintisiz hergün Künefe yedim -ki önümüzdeki birkaç yıl ağzıma koymasam yeridir. Bokunu çıkarmak deyimi beni düşünülerek kullanılmıştır kanımca. Şişko domuz gibiyim, 56 kilo oldum nasılsa diye löp löp yutuyorum. Yarın yine diyete başlıcam hadi hayırlısı.
*2 gün sonra Kaş/Fethiye güzergahını keşfe çıkıyorum. Zaten karayım, üstüne Temmuzda kararmıştım, şimdi de Arap Bacı mı olurum Kara marsık mı olurum gelin tatil dönüşü hep beraber görelim.
*Bugün de kuzenim evlendi, düğün dernek derken hayli hamladım. Odun gibi dikilerek oyun oynuyorum. Çiftetelli den anlamıyorum. Halay desen bugün bütün herkesin de adımlarını bok ettim en son çıktım artık zincirden. Kendi düğünüme kadar çok şey öğrenmeliyim çok. İnsan böyle günlerde boş bir an bulup sandalyeye oturunca kendi düğününü düşlüyor bir anda. Acaba o günü görecek miyim mesut bahtiyar?