Çiçeği burnunda bir SLR kullanıcısı olarak, bu işi gerçekten hiç anlamış değilim. 290 sayfalık kullanım kılavuzumda 60.sayfaya geldim, evden de pek çıkmadığım için denemelerim bardak, tabak üstüne :) Çok hevesle aldım, umarım sofistike şeyler elde ederim.
* Bu sağdaki fotoğrafı da dalgasına koydum, her profesyonel makinesi olan mutlaka böyle bir pozunu sosyal medyada paylaşıyor ya.
Şimdi bunu neden çektim? Bu babamın organik bebek mısırları. Tatları leziz, boyutu orta parmak büyüklüğünde. Abartmıyorum bir tanesi tam başparmağım kadar. O kadar minikler ki yemeyip saklıcaktım da dayanamadım.
2 Ağustos 2013 Cuma
Saklıkent
Bu fotoğraf Saklıkent kanyonunda ilerleyebildiğim en son noktanın kanıtı. Bundan sonrası artık halatla tırmanarak gidiliyor. Ordaki rehber yanılmıyorsam 18 km.lik kanyon dedi ve bu bizim ilerleyebildiğimiz kadarı 2km imiş fakat gidip dönmesi 1 buçuk 2 saatimizi almıştır. E su sürüklüyo, düşüyorsun, tırmanıyorsun. Anca. Çelik gibi su da ayaklarını zaten hissetmiyorsun, 2.gidişim ve bu yıl sonuna kadar gittiğim için delice keyif aldım.
Kalkan'da güzel bir tatil yaptık ailemle. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri, denizi ve yapısı çok güzel bir yer, halkın büyük çoğunluğu İngilizlerden oluşuyor oraya yerleşmiş çoğu ya da tatil için tercih etmiş oluyorlar.
Kalkanın kendi Kleo plajı var, yeraltı suyu çıktığı için biraz soğuk fakat temiz ve güzel, ben çok sevdim en azından.
Patara plajı var Ova'ya giderken, Fethiye yolunda. Carettalarıyla meşhur, dünyada da plaj uzunluğu açısından ilk sıralardaymış bildiğim kadarıyla. Minicik kum taneleri, denizin sıcaklığı okey, lafım yok fakat denize girdiğin yer ve çıktığın yer çok farklı. Sürüklüyo seni, çok ilerlemene rağmen derinleşmiyor fakat boğulmalar da fazla yaşanıyor, sürüklemesinden dolayı muhtemelen. Yüzüyoruz yüzüyoruz kıyıya zor bela ilerliyoruz, ertesi gün koltuk altı etlerim dahil tüm vücudum hamlamıştı.
Bi de Fırnas Koyu var, tabelasında Tarih ve Doğa Cenneti yazıyor. O tabelaya harcancak para keşke yola harcansaymış, zira araba iyi ki takla atmadı. Çok güzel koylar var gidişte, orası da yerli halkın piknik alanı olmuş işte kadınlar şalvarla filan denize giriyorlar. Deniz çok güzel, temiz fakat kayalık. Kendimi ordayken Survivor'da gibi hissettim, palmiyeler filan..
Kaputaş plajı, dalgasıyla meşhur fakat denizi çok güzel. Tam 187 basamak var inerken ve çıkarken etti 374. O zahmete değer çünkü deniz mis gibi, buyurun resim:
Kalkan'da güzel bir tatil yaptık ailemle. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri, denizi ve yapısı çok güzel bir yer, halkın büyük çoğunluğu İngilizlerden oluşuyor oraya yerleşmiş çoğu ya da tatil için tercih etmiş oluyorlar.
Kalkanın kendi Kleo plajı var, yeraltı suyu çıktığı için biraz soğuk fakat temiz ve güzel, ben çok sevdim en azından.
Patara plajı var Ova'ya giderken, Fethiye yolunda. Carettalarıyla meşhur, dünyada da plaj uzunluğu açısından ilk sıralardaymış bildiğim kadarıyla. Minicik kum taneleri, denizin sıcaklığı okey, lafım yok fakat denize girdiğin yer ve çıktığın yer çok farklı. Sürüklüyo seni, çok ilerlemene rağmen derinleşmiyor fakat boğulmalar da fazla yaşanıyor, sürüklemesinden dolayı muhtemelen. Yüzüyoruz yüzüyoruz kıyıya zor bela ilerliyoruz, ertesi gün koltuk altı etlerim dahil tüm vücudum hamlamıştı.
Bi de Fırnas Koyu var, tabelasında Tarih ve Doğa Cenneti yazıyor. O tabelaya harcancak para keşke yola harcansaymış, zira araba iyi ki takla atmadı. Çok güzel koylar var gidişte, orası da yerli halkın piknik alanı olmuş işte kadınlar şalvarla filan denize giriyorlar. Deniz çok güzel, temiz fakat kayalık. Kendimi ordayken Survivor'da gibi hissettim, palmiyeler filan..
Kaputaş plajı, dalgasıyla meşhur fakat denizi çok güzel. Tam 187 basamak var inerken ve çıkarken etti 374. O zahmete değer çünkü deniz mis gibi, buyurun resim:
Ve oralara gidip, Kaş'a uğramamak olmazdı. Kaşın denizine zaten lafım yok, beni mest eden asıl şey çarşısı. Akşam o güzel hareketlilik, lokmacı teyzelerin yaptığı o çıtır lokma mmmmh, yanına güzel sakızlı dondurma.. Eğlencesi, insanlarıyla on numara.
Deniz, kum, güneş. Her zaman mükemmeldir, hele söz konusu Akdeniz ise*
18 Temmuz 2013 Perşembe
Kahperengi, Hande Altaylı
Güzel bir kitap, ilk çıktığı zamanlarda aldım fakat anca okuyabildim. Merhamet dizisi de bu kitaptan uyarlanmış, dizinin fragmanından önyargıya varıp ne diziyi izledim ne kitabı okudum. Tatilde zaman bolluğundan, dizi gözüme çalındı ve ilgimi çekti. Bunun üstüne kitabı da okumaya karar verdim. Birkaç mantık hatası dışında, kitap benim için güzel ve fazlasıyla akıcı. Yalnız diziyi izliyorsanız eş zamanlı okumayın, sonra kafa karışıyor. Belli farklılıklar dışında da olay örgüsü uyuşuyor. Sevdiğim cümleleri de paylaşmak istedim;
''Sen onları görmüyorsun diye başka insanların hayatı durmuyor. ''
''Sanki zaman kaymış ve farklı zamanlar farklı görüntülerin üzerine binmişti. ''
''İnsan bazen bir yerde takılıp kalıyordu ve diğerleri yürüyüp giderken, o bir yol bulup geçemiyordu. ''
''Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu. ''
''Yalnızlık tek başına kalmak değil, tek başına kalmaktan kaçmaya çalışmaktır. ''
''Bazen başladığın yere dönebilmek için dünyayı dolaşman gerekiyordu. ''
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Gelin ata binmiş, ya nasip demiş.
Bundan önceki postumu yazdığımda, içimde hüzün var demişimya, şimdikisi onun kat be kat daha fazlası. Yani aksiliğin seni ne zaman bulacağı belli olmaz demişler de, böylesi de töbe billah aklıma gelmezdi.
Onca yol gidip İstanbul'a varınca arkadaşımla, havaalanına geçtik, arkadaşlarla da vedalaşmıştık Aşti'de, havaalanında check-in'imizi yaptırdık, pasaport kontrolünden geçtik. Duty Free dükkanı gezdik, dönüşte bu likörlü çikolatalardan filan da alırız dedik. Uçuş kapısında gittik, oturduk ve İsviçre aktarmalı uçağımızı beklemeye başladık. Hayatımda ilk kez, telefonumu çıkardım ve facebookta durum bildirdim, ilk kez. Bilge ile Atatürk Havaalanında diye. Vah vah. Ardından 2 dk geçti, görevli rastgele pasaportlara bakıyordu. Meğer beni arıyormuş. Sayın Karaca dedi, gelir misiniz? Gittim, sandım ki WAT için ayrı bir prosedür var. Yokmuş. Amerika benim ülkeye girişimi yasaklamış, bir önceki gün vizemi iptal etmiş. Sebep bildirilmemiş. Ha istersem uçağa binebilirmişim ama orda beni alırlarmış. !! Şok oldum, hebele hübele kaldım öyle. Mail gelmiş, gösterin dedim, şaka mı bu dedim. Adımı bile göremedim, resmen başımdan aşağı kaynar sular indi ya. Rezil bir duygu. Şirket danışmanımı aradım hemen, halledip sonradan Bilge'nin ardından gitcem sandık ilk Floridaya. Bilge bindi uçağa ama betimiz benzimiz attı. Bekledim. Kayıp eşyadan valizimi aldım, Swiss Airlines a gittim bilet iptali için ama halledemedim. Babama haber verince durum yayılmış, arayan arayana. Ruh gibiyim zaten, bazısını açtımsa bazısını açmadım. İnanamadım. İdrak edemedim. Ama gidemedim sonuç olarak. Otogara geçtim, derhal evime dönmek istedim ama yol bana bir türlü bitmek bilmedi. Yolun yarısında şirket danışmanım aradı, arkadaşımda aktarmalı Florida uçağından indirilmiş. O zaman artık serpildi yaşlar, ne kötü bir durum. Günlerce bunun hakkında konuştuk, teoriler ürettik, konsolosluktan aldığımız bilgiyle soruşturduklarımız bambaşka. Bok yoluna mı gittik anlamadık ne dönüyor. Sponsor maillerinden bizim gibi gidemeyenler olduğunu öğrendim, fakat giden de var. Neye göre?
1 yıllık maddi ve manevi stresli bekleyişim bunu yaşamak için miymiş? Talihsizliğimin dönüm noktası bu olsa gerek. Üstünden nerdeyse 1 ay geçti ve anca bu kadarını yazabildim. Biliyorum tam teşekküllü yazmaya kalksam abartmıyorum novella olur. Bunun tesellisi yok benim gözümde, bir hiç uğruna beklentilerin boşa gidiyor ve sana sebep bile sunmuyo adiler!
Birisi ölür, üzülürsün fakat zamanla geçer ya hani. Ama aklına her geldiğinde için cız eder, bu da öyle bir şey benim gözümde. Amerika gözümde ilah değildi zaten, 3 aylık beklentim bambaşkaydı. Onca şeyden sonra, 10 dakika önce gidemeyeceğimi öğrenmek, daha da kötüsü neden gidemediğimi bilmemek canımı acıtan.
Onca yol gidip İstanbul'a varınca arkadaşımla, havaalanına geçtik, arkadaşlarla da vedalaşmıştık Aşti'de, havaalanında check-in'imizi yaptırdık, pasaport kontrolünden geçtik. Duty Free dükkanı gezdik, dönüşte bu likörlü çikolatalardan filan da alırız dedik. Uçuş kapısında gittik, oturduk ve İsviçre aktarmalı uçağımızı beklemeye başladık. Hayatımda ilk kez, telefonumu çıkardım ve facebookta durum bildirdim, ilk kez. Bilge ile Atatürk Havaalanında diye. Vah vah. Ardından 2 dk geçti, görevli rastgele pasaportlara bakıyordu. Meğer beni arıyormuş. Sayın Karaca dedi, gelir misiniz? Gittim, sandım ki WAT için ayrı bir prosedür var. Yokmuş. Amerika benim ülkeye girişimi yasaklamış, bir önceki gün vizemi iptal etmiş. Sebep bildirilmemiş. Ha istersem uçağa binebilirmişim ama orda beni alırlarmış. !! Şok oldum, hebele hübele kaldım öyle. Mail gelmiş, gösterin dedim, şaka mı bu dedim. Adımı bile göremedim, resmen başımdan aşağı kaynar sular indi ya. Rezil bir duygu. Şirket danışmanımı aradım hemen, halledip sonradan Bilge'nin ardından gitcem sandık ilk Floridaya. Bilge bindi uçağa ama betimiz benzimiz attı. Bekledim. Kayıp eşyadan valizimi aldım, Swiss Airlines a gittim bilet iptali için ama halledemedim. Babama haber verince durum yayılmış, arayan arayana. Ruh gibiyim zaten, bazısını açtımsa bazısını açmadım. İnanamadım. İdrak edemedim. Ama gidemedim sonuç olarak. Otogara geçtim, derhal evime dönmek istedim ama yol bana bir türlü bitmek bilmedi. Yolun yarısında şirket danışmanım aradı, arkadaşımda aktarmalı Florida uçağından indirilmiş. O zaman artık serpildi yaşlar, ne kötü bir durum. Günlerce bunun hakkında konuştuk, teoriler ürettik, konsolosluktan aldığımız bilgiyle soruşturduklarımız bambaşka. Bok yoluna mı gittik anlamadık ne dönüyor. Sponsor maillerinden bizim gibi gidemeyenler olduğunu öğrendim, fakat giden de var. Neye göre?
1 yıllık maddi ve manevi stresli bekleyişim bunu yaşamak için miymiş? Talihsizliğimin dönüm noktası bu olsa gerek. Üstünden nerdeyse 1 ay geçti ve anca bu kadarını yazabildim. Biliyorum tam teşekküllü yazmaya kalksam abartmıyorum novella olur. Bunun tesellisi yok benim gözümde, bir hiç uğruna beklentilerin boşa gidiyor ve sana sebep bile sunmuyo adiler!
Birisi ölür, üzülürsün fakat zamanla geçer ya hani. Ama aklına her geldiğinde için cız eder, bu da öyle bir şey benim gözümde. Amerika gözümde ilah değildi zaten, 3 aylık beklentim bambaşkaydı. Onca şeyden sonra, 10 dakika önce gidemeyeceğimi öğrenmek, daha da kötüsü neden gidemediğimi bilmemek canımı acıtan.
19 Haziran 2013 Çarşamba
Geri dönüşünü umduğum bir veda olsun bu da.
Koca bir seneyi yine bir şey anlamadan bitirdim. Eskiden yaşarken günler uzun gelirdi, bitince derdim ne çabuk geçti diye. Oysa şimdi zaman su gibi akıyor ve ben de bunun farkındayım. Bu yıl hep 'zaman çok çabuk geçiyor' larla, beklemekle ve stresle bitti. Daha ilk gününü dün gibi hatırladığım üniversite hayatımın son yılına başlayacağım. 2014 neredeyse geldi ve ben mezun olucam. Ne kötü. Öğrencilik çok sevildiğinden mi bilmem ama rahatlık, sorumluluk duygusunun baskın olmaması güzeldi. Hayat üstüne binmemiş gibi hissediyorsun, nasılsa öğrenciyim, daha küçüğüm zihniyeti. Ama bitiyor. Yolun sonuna geldik burda, kabullenmek lazım.
1 yıl stresli bir bekleyişle geçti. Work and travel olayı çözüme kavuştu, iş bulcam mı ayy gitcem mi kaygısı vardı, onlar bitti vize alabilcem mi acabalar başladı. O da bitti, uçağa binene kadar gitceğime inanamıcam oldu. Cuma sabahı uçağım var. Daha ne olcak? Gerçi hala 2 gün var dünya hali aksiliğin ne zaman geleceği belli olmaz ama inşallah da bir şey olmaz. İyi kötü yolun sonundayız bari yaşayalım da değsin buna. Çok istiyordum farklılığı. Zamanlamam kötü oldu ama galiba, 2 kuzenimin kep törenini kaçırıyorum. Benim için çok önemli ayrıntı bunlar, bu anılarda bir fotoğraf karem illaki olmalıydı, olamadı. Ailemle ve Sunişlerle uzun zaman sonra bir arada tatile gidiliyor ve ben yokum. Evet Florida'ya gidiyor olsam da; bu tatilden, birliktelikten ve çocukluğa dair anılardan mahrum kalıcam. 3 buçuk ay ailemi göremicem, seslerini bile zor bela duyucam. Çok buruğum. Hüzünlüyüm. Tamamen kendi başımayım, net. Hüzünleri biriktirdim, gözüm resmen arkada gidiyorum. Keşke bazen çabucak ağlayabilsem..
Not: Sezen Aksu- Son Bakış, dinleyin.
1 yıl stresli bir bekleyişle geçti. Work and travel olayı çözüme kavuştu, iş bulcam mı ayy gitcem mi kaygısı vardı, onlar bitti vize alabilcem mi acabalar başladı. O da bitti, uçağa binene kadar gitceğime inanamıcam oldu. Cuma sabahı uçağım var. Daha ne olcak? Gerçi hala 2 gün var dünya hali aksiliğin ne zaman geleceği belli olmaz ama inşallah da bir şey olmaz. İyi kötü yolun sonundayız bari yaşayalım da değsin buna. Çok istiyordum farklılığı. Zamanlamam kötü oldu ama galiba, 2 kuzenimin kep törenini kaçırıyorum. Benim için çok önemli ayrıntı bunlar, bu anılarda bir fotoğraf karem illaki olmalıydı, olamadı. Ailemle ve Sunişlerle uzun zaman sonra bir arada tatile gidiliyor ve ben yokum. Evet Florida'ya gidiyor olsam da; bu tatilden, birliktelikten ve çocukluğa dair anılardan mahrum kalıcam. 3 buçuk ay ailemi göremicem, seslerini bile zor bela duyucam. Çok buruğum. Hüzünlüyüm. Tamamen kendi başımayım, net. Hüzünleri biriktirdim, gözüm resmen arkada gidiyorum. Keşke bazen çabucak ağlayabilsem..
Not: Sezen Aksu- Son Bakış, dinleyin.
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Çocuk halimiz.
Anılka görse çok kızar biliyorum ama blogumu okumadığı için burda sıkıntı yok.
İkimiz de daha 7 yaşını doldurmamışız, birinci sınıf halimiz. Ben kendimi çok sevdim. Azcık mütevazı olmayı bir kenara bırakcam. Abim de tatlı, problem çocuk Cafer gibi evet. Gözlükleri şişe dibi gibi, gözünü büyütmüş büyüteç gibi evet, ama yine de ikimiz de çok tatlıyız. Hey gidi çocukluk.
'Keşke, diyorsun dediğini anlamadan, buraya bir çocuk olarak gelseydim.' Hep de öyle kalsaydık..
İkimiz de daha 7 yaşını doldurmamışız, birinci sınıf halimiz. Ben kendimi çok sevdim. Azcık mütevazı olmayı bir kenara bırakcam. Abim de tatlı, problem çocuk Cafer gibi evet. Gözlükleri şişe dibi gibi, gözünü büyütmüş büyüteç gibi evet, ama yine de ikimiz de çok tatlıyız. Hey gidi çocukluk.
'Keşke, diyorsun dediğini anlamadan, buraya bir çocuk olarak gelseydim.' Hep de öyle kalsaydık..
Üsküdar'a gider iken.
İstek ELT konferansını bahane edip düştük İstanbul yollarına, bölümden yakın arkadaşlarımla. Yeditepe Üni'de iki gece konakladık, güzeldi yurtları. Sevdik. Kampüsü de sevdim ben. Konferans desen bir harikaydı, kendimi böyle akademisyen gibi hissettim orada nedense.
Yerleşir yerleşmez ilk gün Büyük Ada'ya gittik. Çok sevdim. O eski evler, yerli insanlar. Bisiklet sefası. Sonra deniz kenarında balık ekmek, çarşıdan aldığımız sakızlı dondurma ve yanına çıtır çıtır lokma tatlısı. Zaten beni en çok mutlu eden lokma tatlısı. Öyle taze direkt kızartıp şerbeti döküyorlar ya, değmeyin keyfime. Birkaç saat orada kalmak da yetmiyor ayrıca. Daha çarşısını gezmeyi bitiremedim, Aya Yorgi'ye çıkamadım. Olsun ama. Zaten vapurla yol çok uzun sürüyor, Kadıköyden aktarma yapıyoruz bir de.
Ertesi gün koferansın ardından Bağdat Caddesi, Caddebostan yaptık arkadaşlarla. O kadar abartıldığı gibi de değiller. Hayır gördüm yani, hiçbir artısı yok. Bağdat Caddesi Ankara'nın Tunalısı işte.
Pazar günü tekrar konferansın ardından yurttan çıkışımızı alıp bireysel görüşmelerimiz için dağıldık. Ben Üsküdar'a Kuzguncuk'taki kuzenlerimin yanına geçtim. Üsküdar en güzel yerlerinden birisi İstanbul'un, hele ki Kuzguncuk. O cumbalı renkli evlere, insan profiline bayıldım. Kabataş, Beşiktaş ve Ortaköy'ü gezdik o akşam. Oralar da güzeldi. Hatta bu Kadıköymüş yok Caddebostanmış filan, oralardan çok daha güzeller. Ortaköy'e gidip waffle, kumpir yiceğime sahaf gezdim, orası da ayrı bir konu. Neyse.
Ertesi gün arkadaşlarla buluşup Eminönü'nde balık yiyelim dedik. Gerçekten sevmedim orayı, balık ekmek desen nesi var ki? Devamlı bi Ankara ile kıyaslama halindeydim zaten, gerçi beklentim ne boyuttaydı orası da önemli ama daha yemek yerken paranın direkt alınması, yağlı ellerimizle bir de para ödettiler bize. Balık kokusu desen.. Pehh. Ordan Galata Kulesi'ne gittik, içine giremedik çok fazla sıra vardı, ve bizim o gece otobüsümüz olduğu için gezebildiğimiz kadar gezmek istedik kulenin tepesinden İstanbul'u seyretmektense. Hezârfen Ahmed Çelebi, kusura kalma.
Ardından İstiklal' gittik, tramvaya binemesek de her ne kadar. İstiklal'e tamam lafım yok, güzel. Değişik bir tınısı var en azından. Cadde boyu yürüyorsun işte. Öyle.
İstanbul'un apayrı bir havası var, ülke gibi. Orası belli. Ama o kalabalıklığı, her kesimden insanın olması ve kanalizasyona dönmüş bir denizinin olduğu da ayrı bir gerçek.
Yerleşir yerleşmez ilk gün Büyük Ada'ya gittik. Çok sevdim. O eski evler, yerli insanlar. Bisiklet sefası. Sonra deniz kenarında balık ekmek, çarşıdan aldığımız sakızlı dondurma ve yanına çıtır çıtır lokma tatlısı. Zaten beni en çok mutlu eden lokma tatlısı. Öyle taze direkt kızartıp şerbeti döküyorlar ya, değmeyin keyfime. Birkaç saat orada kalmak da yetmiyor ayrıca. Daha çarşısını gezmeyi bitiremedim, Aya Yorgi'ye çıkamadım. Olsun ama. Zaten vapurla yol çok uzun sürüyor, Kadıköyden aktarma yapıyoruz bir de.
Ertesi gün koferansın ardından Bağdat Caddesi, Caddebostan yaptık arkadaşlarla. O kadar abartıldığı gibi de değiller. Hayır gördüm yani, hiçbir artısı yok. Bağdat Caddesi Ankara'nın Tunalısı işte.
Pazar günü tekrar konferansın ardından yurttan çıkışımızı alıp bireysel görüşmelerimiz için dağıldık. Ben Üsküdar'a Kuzguncuk'taki kuzenlerimin yanına geçtim. Üsküdar en güzel yerlerinden birisi İstanbul'un, hele ki Kuzguncuk. O cumbalı renkli evlere, insan profiline bayıldım. Kabataş, Beşiktaş ve Ortaköy'ü gezdik o akşam. Oralar da güzeldi. Hatta bu Kadıköymüş yok Caddebostanmış filan, oralardan çok daha güzeller. Ortaköy'e gidip waffle, kumpir yiceğime sahaf gezdim, orası da ayrı bir konu. Neyse.
Ertesi gün arkadaşlarla buluşup Eminönü'nde balık yiyelim dedik. Gerçekten sevmedim orayı, balık ekmek desen nesi var ki? Devamlı bi Ankara ile kıyaslama halindeydim zaten, gerçi beklentim ne boyuttaydı orası da önemli ama daha yemek yerken paranın direkt alınması, yağlı ellerimizle bir de para ödettiler bize. Balık kokusu desen.. Pehh. Ordan Galata Kulesi'ne gittik, içine giremedik çok fazla sıra vardı, ve bizim o gece otobüsümüz olduğu için gezebildiğimiz kadar gezmek istedik kulenin tepesinden İstanbul'u seyretmektense. Hezârfen Ahmed Çelebi, kusura kalma.
Ardından İstiklal' gittik, tramvaya binemesek de her ne kadar. İstiklal'e tamam lafım yok, güzel. Değişik bir tınısı var en azından. Cadde boyu yürüyorsun işte. Öyle.
İstanbul'un apayrı bir havası var, ülke gibi. Orası belli. Ama o kalabalıklığı, her kesimden insanın olması ve kanalizasyona dönmüş bir denizinin olduğu da ayrı bir gerçek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

